Yeşil Hoca

Yesil Hoca Kimdir ?
Yasin Suresi Eserler Zirve-i Tevhid

 

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM


     Bu zat-ı ala hakkında bilgi toplarken banada müracaat etmek lütfunda bulundular. Bu aciz hayatımda şahsımdan istenen en zor görev ...
Katreden Deryayı sormak ...

    Ma'na ufkunda doğup gönül alemlerini aydınlatarak, yine ma'na ufkunda gurup eden bu zatları bilmek ve bildirmek, yine kendilerine has bir yetenek. Bizim onlar hakkında bildiklerimiz kendi kaderimizcedir. Dedelerimiz, ''Altının kıymetini sarraf , İnsanın kıymetini insan bilir '' demişlerdir. Bundan sonra benim söylüyeceklerim; yine o zatın derslerinden bir misal ile : '' Yenmiş meyvaların kurumuş kabuklarından duyulan kokulardan ibarettir. ''

    MUHAMMED ŞEMSEDDİN YEŞİL EFENDİ HAZRETLERİNİN 7 cildlik '' FÜYUZAT '' adlı KUR'AN tefsirinin başındaki '' İNSAN ve KUR'AN '' yazısı, kendisini tanımak istiyenler için yeterli bir tariftir.

                                                                                              ***

    Çok büyük bir hanımefendi olan o büyük zatın annesi Hanife Hanım, doğumunu şu cümlelerle anlatır :
'' Hamileliğim müddetimce arkamda sağ tarafımda tertemiz beyaz elbiseli bir zatın devamlı kontrolünde idim. Başımı cevirdiğimde omuzunu ve beyaz elbisesinin bir kısmını görüyordum.
Rumi 1322'de Muharrem'in 10. günü sabah saat 10 sıralarında oğlum Muhammed Şemseddin dünyaya geldi. Daha sonraki günlerde, ne zaman oğlumun salıncağını sallamak üzere yanına dönsem salıncağı sallanır durumda buluyordum; halbuki evde yalnız idim. Bir gün zevcim beraber, yer sofrasında yemek yerken odamızın kapısında bir zat göründü. Elbisesinden , hamileliğim müddetince arkamda olan zat olduğunu anladım. Zevcimle ben donup kaldık. O zat salıncağa doğru yürüdü, uzun müddet oğlumuzun yüzüne baktı ve dönüp kapıdan çıktı. Daha sonra, ma'neviyata agah olan zevcim, gördüğümüz bu zatın Abdulgadir Geylani Hazretleri olduğunu söyledi. ''

     Bendeniz bunu bizzat o mübarek hanımın ağzından dinledim.


     Bir gün, beyazıt sahaflar çarşısı 8 noda o zatın kitapçı dükkanında idim. Kendisi büyük, esmer, mumlu
gibi bir kağıt çıkardı ve masanın üstüne açtı. Bu bir şecere idi. Zevcim Adnan Selman ve şimdi hatırlıyamadığım bir kaç arkadaş vardı. Kendisinin Abdulgadir Geylani neslinden geldiğini isbatlayan bu şecereyi, mübarek parmağı ile işaretliyerek dedelerinin isimlerini gösterdi.

     Yavuz Sultan Selim zamanında doğudan gelen ecdadı, bu gün gerede yakınlarındaki '' Ümmü Kemal '' tekkesinde yatmaktadır. Tekkeye ve o yöreye adını veren o zata ''Olgunluk anası veya olgun kişi '' ma'nasına gelen '' Ümmü Kemal '' lakabı halk tarafından verilmiş. Sefere giderken, Gerede yakınlarında mola veren Yavuz Sultan Selim bu zatın namını duymuş kendisini davet etmiş, sohbet etmiş, hürmet etmiş. Şüpheci insanlara mahsuz bir sıfat alan merakını yenemiyerek, bu zatın büyüklüğünü sınama hevesine kapılmış. Söylentiye göre, lalasıyla gizlice anlaşıp hiç kimseye sezdirmeden gece lalasının ölmüş olduğu haberini yayıp, o zatı cenaze namazına çağırtmış. Namaz kıldırmak üzere tabutun başına geçen Ümmü Kemal Hazretleri birden bire arkasındaki padişaha dönüp : '' Padişahım, Ölü kişi niyetinemi, diri kişi niyetinemi ? '' deyince, padişah şaşkınlıkla : '' Tabii ölü kişi niyetine '' diyor. Namaz kılınıp bittiğinde ve tabut açıldığında, lalanın ölmüş olduğu görülüyor ; böylece Padişaha ve orada bulunanlara Allah dostlarının şakaya gelmiyeceğinin dersini veriyor.

     İşte kökü beşeriyetin Fahr-i Ebedisi Hz. Muhammed Aleyhissalatü Vesselam'a uzanan bu mübarek ağacın meyvası Muhammed Şemseddin Yeşil Hazretleri, yarım asır ta'tilsiz, mazeretsiz Hazret-i Muhammed (s.a.v.) 'in muhabbetini gönüllere aşılamış. O'nun getirdiği Kitabı, eşsiz bir belagatla beyan etmiştir. Bu uğurda ne cefalara, ne eziyetlere katlanmıştır. Alem-i Cemal'e teşrif edecegi son aylarda şeker ve kalp hastalığının en kritik döneminde sendeliyerek, ayakları titriyerek manevi vazifesini devam ederken, yakın dostu olan doktorların '' İntihar mı etmek istiyorsunuz Efendim ! '' diyen bakışlarına, O ,mübarek kürsüsünden tebessim ederek : '' Anlıyorum, içinizden sizin vaziyetinizde olan bir hasta, değil kürsüye çıkmak, yatağında bile kıpırdamaması gerekir diyorsunuz, ama ben hesabını bilen adamın, Hakk ve hakikatı beyan etmeden senelerce yaşamaktansa , Hakk ve hakikati beyan ederek bir saat yaşamayı tercih ederim '' diyerek , geliş sebebini ve vazifesinin azametini bildirmiştir.

     Yine aynı doktorların kendisi için çok daha faydalı ve iyi olucağı inancıyla hastahaneye yatması gerektiği israrlarını kırmayıp, '' Pekala, bir ayda hastahanede yatalım bakalım '' deyip, 1 ayın sonunda Cedd-i A'lalarına kavuşmuştur.

     13 yaşında '' Kürsi-i Muhammedi '' ye çıkıp elli sene nefes-i kudsisi, ve eşi bulunmaz eserleriyle, insanlığı aydınlatmıştır. 1947 senesinin 20 Şubat'ında çıkarmaya başladığı '' Hakikat Yolu '' mecmuasında, daha sonrada 1948'in 22 Mart'ında neşrine başladığı '' İslamiyet '' Gazatesinde uzun süreler islam dininin azametini sergiledi ve yüz küsür eşsiz eser bırakarak Hz. Muhammed (s.a.v.)'in kaldığı kadar (63)sene bu alemde kalıp 1322'de İstanbul ufkunda doğan bu hakikat güneşi 12 Rebiü'l-ahır 1389, (8 Temmuz 1968) pazartesi günü arkasında binlerce mahsun gönül bırakıp, yine İstanbul ufkunda gurup etti. Türbesi İstanbul Silivri kapı kabristanında Peygamberimizin mübarek torunu Seyyid Nizam Hazretlerinin cami ve türbesine giden yolun solundadır.

***


     Muhterem pederleri Hüseyin Efendi Hazretleri Samatya yakınında Agahamam mevkiinde Hatuniye camii imamı alim, fazıl bir zat imiş, vefat ettiğinde muhterem zevcesi Hanife Hanım, 12 yaşına oğlu Muhammed Şemseddin ve 7 yaşında kızı Emine Makbule Nüzhet. İstiklal harbine rastlıyan bu yıllarda, yoksulluğun milletimizin üzerine çöktüğü o günlerde, babaları hasta yatağında iken, ekmegin bile bulunamadığı bu anda bu muazzam zat okul çantasına kuruyemiş külahlarını doldurup, daha imkanlı olan subay çocuklarına, onları birer dilim ekmek karşılığında verip, hergün eve bir çanta ekmek getiriyor. Babası vefat ettiğinde bir ev alacak kadar ticeretten para biriktirdiğini kendisinden duymuştum.

     8-10 yaşlarında, ailesinin maddi yükünü ve hayatı boyunca insanların ma'nevi yükünüü yüklenen bu zat, babasının vefatından sonra 13 yaşında Hatuniye Camii'ne imam oluyor. Bu ilk vazifesini üstlendiği hatuniye camii'nin tarihçesinin muhterem kız kardeşi Nüzhet Hanımefendi şöyle anlattılar :
'' İstanbul'un Samatya Agahamam semtinde, el emegi göz nuru ile geçimini temin eden ve sevap yapmayı seven bir hanım saraya meshup bir zatın yaptırdığı camiye teberruda bulunuyor .
O şahış; ''Lütfen teberruunuzu geri alan, ben yaptırdığım cami'in hayrına kimsenin hissedar olmasını istemiyorum" deyince, hanım, " Bir şartla geri alırım, benim içinde bir cami yaptırırsanız" diyor. Hanım o gece rüyasında, şöyle görüyor: Birisi ona; " Sen neden başkasına müracaat ediyorsun, bahçenin köşesinde altın gömülü, onu çıkar bir cami yaptır" der. İşte bu cami o hanım tarafından yaptırılmış ve Hatuniye Camii adını almıştır.
Bu muhterem hanım da aynı arsanın bir köşesinde medfun imiş. Birinci Cihan Harbi öncesinde, dış mihrakların tahriki ile, bazı ekalliyet Samatya semtinde bir baskın düzenleyip birçok vatandaşımızı katlettiğinde; Hüseyin Efendi Hazretleri bu hadiseden birkaç gün önce rü'yasında bu hanımı görüyor; " Bu hafta sen cami'e gitme" diyor, böylece o katl-iamdan kurtuluyor. Maalesef bu kıymetli cami, sonradan bazı kadirbilmez kişiler tarafından yıktırılmış. "
Babasının vefatından sonra imamete başladığında, 70-80 yaşındaki hocalar, bu yaşta çocuğun arkasında namaz kılınır mı, kılınmaz mı, diye münakaşa etmişler ve neticede salahiyetli mercilerce " İlmi kabiliyeti varsa kılınır" diye karar alınmıştır. İşte 13 yaşında kürs-i Muhammediye çıkan bu zat, yarım asır İstanbul'un meşhur camilerinde vazifesini sürdürmüşdür.
Osmanlı an'anesine göre 4 yaşında ve 4 aylık iken, Besmele merasimi ile Kur'an-ı Kerim'e başlayıp 5 yaşında hatm ettikten sonra Kocamustafapaşa ve Davutpaşa'da ilk ve orta tahsilini tamamlayıp zamanının İlahiyat Fakültesi, İslam Hukuku ve Mimari tahsilini de yapmıştır.
Zaman zaman siyasi çıkarlı çevreler tarafından zorlanmış, meslekdaşlarının hasedine maruz kalmış, zulme uğramış fakat hiçbir güç O'nu bu ilahi vazifeyi yerine getirmekten engelleyememiştir.
Nefes-i kudsisi ölü kalbleri diriltirken, kaleminin nuru, her yönü ile eşsiz eserler meydana getirmiştir. Dünyada hiçbir insan ve hiçbir eser kalmasa, yeryüzünde hayat yeniden başlasa, O'nun eserleri insanlık alemine Hz.Muhammed(s.a.v.)'in asrını yeniden yaşatmaya kadirdir.Kerametleri var mıdır, diye bana sordular, bende derim ki o zatın kendisi mucizedir. Meşhur hanım veliyye Rabiatü'l-Adeviyye hakkında kendisinden bir kıssa dinlemiştim:
" Bir gün Dicle nehri kenarında, aynı dönemin meşhur velisi Hasan-ı Basri, kimsenin olmadığı bir anda, seccadesini nehre serip üzerinde oturuyor, onu gören Hz. Rabia da başörtüsünü alıp üstüne oturuyor, beraberce Dicle'nin karşı sahiline geçtiklerinde, Hz. Rabia : " Hasan ! Bu yaptığımız işmidir sanki, senin altında nehirdeki balık senden hızlı gidiyor ve sana gülüyordu. Sen keramet göstermek istiyorsan bana meyvanı göster, kaç gönlü iman nuru ile aydınlattın, kaç gönle Allah sevgisini koydun ?" diyor.
Evet, o zatdan bu menkibeyi işittikten ve kendisinin binlerce gönlü,aşk-ı Muhammedi ile aydınlattığını gördükten ve onun külliyatını tanıdıktan sonra başka hangi kerametinden bahsedilebilir ki ? Mesela, O'nun " Hz. Muhammed Aleyhissalatü Vesselam" adlı eseri bütün islam dünyasındaki fitneleri kaldırmaya ve bütün mezheb ihtilaflarını halletmeye kafidir.
Umumun anladığı ma'nada, pek çok kerametinide gördüm. Kendileri zaruret olmadıkça keramet izharını sevmedikleri için, onları zikretmekten haya ederim.
O mukaddes hizmetinde, Rabbine susayan kalblere bol bol ma'rifet ve muhabbet şarabını sunarken; ecdadının ezeli düşmanı olan şecere-i habiseye, zamanın Yezid'ine de gereken dersi vermiştir. Her zamanın büyüklerine yapıldığı gibi, cahil ve hasedçi çevrelerce, elinden imamlık vesikası alındıktan sonra, bu ilahi vazifeyi 17 sene de "Yüksek Ahlak Derneği"nde "Ahlak Dersleri" adı ile devam ettirmiş, bugün de bu eşsiz konferanslar aynı yerde, fennin hizmeti ile, teyp yolu ile devam etmektedir. Bunu söyledikten sonra, kendilerinin ara sıra okudukları çok güzel bir şiirin bir beytini yazmadan geçemeyeceğim:


" Suhanver'in eseri bir hayat-ı sanidir.
Giderse dar-ı Fena'dan yine sadası gelir."

     Bu harikulade hayatın bir yönü de beyan ettiği ma'nanın kaidelerine uygun mükemmel bir tüccar olmasıdır. Büyük dedesi Abdülkadir Geylani Hazretleri gibi zengin bir zat idi ve ma'nevi vazifesi karşılığı ücret kabul etmezdi.

     Cedd-i a'laları Hz.Muhammed(s.a.v.)'in siretinde olan bu zat-ı alanın çok önemli bir hususiyeti de, suretinin dahi o zat-ı a'laya benzemesidir. Kendisini görme şerefine erişenler ve şemail-i Peygamberi'yi bilenler, bunu şeksiz, şübhesiz tasdik ederler.

     Benim bu aciz beyanım yanında rahmetli büyük şair Muhyeddin Raif Bey'in o zat hakkında yazdığı şiir, onun harikulade evsafının bir aynasıdır.

"Çok mudur takdiskarın olsa her zerrem senin
Siretindir Siret-i Peygamber-i Ahirzaman."

Hulasa, o bir insan-ı ekmel'dir, Burhanullah'tır.

***


      Hiçbir siyasi partiye mensub olmamakla beraber daima sağ'ı tutardı. 1946'da rahmetli Nuri Demirağ'ın ısrarları ile Milli Kalkınma Partisi'nden, 1950 seçimlerinde de Demokrat Parti'den müstakil olarak adaylığını koydu ise de, gayesi bilfiil siyasete iştirak değil, seçim propagandaları sırasında radyodan birkaç cümle ile de olsa milletine Hakk'ın sesini duyurmaktı. Yine radyoda Kore Şehidlerine okunan mevlid başta olmak üzere birkaç mevlidin duasını yaptığında, Anadolu'nun en uzak köşelerinden Batı Trakya'ya kadar Türk'ün ruhundaki iman denizini öylesine çoşturmuştur ki, o duaları dinliyenler hala unutamazlar.

     Siyaset adamlarımızın, tarihi ve bilhassa Türk tarihini çok iyi bilmeleri gerektiğini sık sık tekrarlar, siyasilerimizin muvaffakiyetlerinden gurur duyar, hatalarınıda endişe ile izlerdi. Rahmetli Adnan Menderes'i " Türkiye bir Müslüman devletidir ve Müslüman kalacaktır, Müslümanlığın bütün icabları yerine getirilecektir" sözünden dolayı çok sevmiş ve hazin akibetine de çok üzülmüştür. İslamiyet Gazetesi'nin 151. sayısında, " Adnan Menderes " başlıklı yazısı, sahib-i kalb olanlara bir atıyyedir.

     İslam'a olan düşmanlıkları ve tecavüzleri her an takip eder, darbeyi anında indirirdi. Mesela: Yakovas'ın; " Nurlu Ufuklara " adlı eserinde, Müslümanlığa, Fatih Sultan Mehmed'e ve Türklüğe yönelttiği hayasızca hezeyanlara İslamiyet Gazetesi'nde, "Metropolid'e Cevap" adı altındaki yazılarında (daha sonra kitab olarak çıkmıştır) öyle perişan etmiştir ki bir gün İstanbul piyasasının sayılı tüccarlarından Yorgo Çilingiroğlu geldi ve kendilerine şu ricada bulundu: " Efendim, zat-ı alinize sonsuz saygım vardır bilirsiniz, bu yüzden Hristiyan ekalliyet beni size elçi olarak gönderdiler. İslamiyet Gazetesi'ndeki " Papaza Cevap " adlı yazınızı artık kesmenizi rica ediyorlar.. 'Çocuklarımız dinlerini terk ediyor' diyorlar."

     O zat cevap olarak, " Sayın Çilingiroğlu, bu isteğiniz şahsıma ait istek olsaydı derhal kabul ederdim. Ama bu iş Allah'ın ve O'nun Resülünün hukukunun müdafaasıdır, bunu yapamam " dedi.

     Aynı gün Yüksek Ahlak Derneği'nde o zatın konferansını ağlayarak dinleyen Yorgo Çilingiroğlu giderken elini öptü:" Efendin Hazretleri, şimdiye kadar Çilingiroğlu'nu kimse ağlatamadı, siz ağlattınız " dedi.

     Ve yine 1951 senesinde Vatan Gazetesi sahibi Ahmet Emin Yalman, neşrettiği bir yazısında " İslamiyet Gazetesi zehir saçıyor " diyor. O mübarek zatın 2 Nisan 1951 tarihinde İslamiyet'in 155'inci sayısında çıkan cevabı yazısından ufak bir bölümü, ehl-i irfan'a arz etmek isterim:
     "Tarihin en eski efendisi olan necib Türk'ün kanı ile sulanan o mübarek toprakları; bir zamanlar Ermeni Cumhuriyeti'ne peşkeş çeken ve Ahmet Emin Yalman ismine bürünen yaman, bizim yazılarımıza zehir demiş. Ne kadar doğru, hayatında hiçbir zaman bu kadar doğru konuşmamıştır desek hata etmiş olmayız. Bizim yazılarımız arza hayat veren Nisan yağmuruna benzer, o rahmet, arz ile izdivac ettiği vakit sahne-i şühud'da bambaşka bir tecelli olur. İşte o yağmur, sadef'in ağzına düşerse inci, yılan'ın ağzına düşerse zehir olur. Evet, bizim yazılarımız Hz. İnsanın kulağına düşer onun kulağının zemzemi olur, arazi-i kalbiyyesini sularsa, o kalb aslını bulmak aşkıyle çırpınır, mahluk-ı Huda'ya karşı da rahmetle atar. Keza yazı ve sözlerimiz, güneşin nuruna düşman, yarasa kuşu tabiatlı, Şems-i Hakikat-ı Muhammediyye'ye cephe almış kara ruhlu kimselerin kulağına aktığı vakit küfrünü arttırır, nitekim zavallı Yalman'a da bu yazılar zehir gelmiştir ..."

      Bu hadiseden sonra Ahmet Emin Yalman'ın: " Gazetecilik hayatımda tek bir kimse sırtımı yere getirdi, o da maalesef bir din adamı" dediği söylenir.

     "İnsanın ahmak dostu olacağına akıllı düşmanı olsun" derler. Aynı Ahmet Emin Yalman, batıdan Müslüman olmak veya Müslümanlık hakkında bilgi edinmek isteyen bir kimseye tesadüf ederse " Bu hususta tek merci vardır o da Şemseddin Yeşil Hoca'dır, ona gidiniz" dermiş. Evet, Şemseddin Yeşil Efendi'nin huzurunda 49 gayr-i müslim İsslam'ı seçmiştir. Bunlardan birinin hikayesi şöyledir:
     Almanya'da mühendislik tahsili yapan bir Türk genci Hristiyan bir Alman kızı ile evlenir. İmanlı genç, hanımının da Müslüman olmasını arzu eder. İslam'ı telkin için pek çok yerlere götürürlerse de kızcağız bir türlü tatmin olmaz. Nihayet birisi " Siz Şemseddin Yeşil Efendi Hazretlerine gidiniz" deyince o zata gelirler. Hristiyan kız " Efendim, 25 senedir Hz.İsa'nın muhabbetini gönlümde taşıyorum, bir anda onu nasıl silip atayım" diyerek ağlayınca, o zatı, " Kızım, sana İslamı yanlış tanıtmışlar. Hz.İsa'nın muhabbetini gönlünden atacaksın diye bir şey yok, Müslüman olduktan sonra Hz.İsa'yı çok daha iyi tanıyacaksın. Bütün peygamberleri tasdik etmeden, sevmeden hiç kimse Müsliman olamaz" diyerek ve -'ın birçok inceliklerini kendilerine anlatarak büyük bir huzur ve zevk ile Müslüman olmasını sağlıyor.

     O mübarek hayatın, en önemli hadiselerinden biri de şudur:
Boğaziçi camilerinin birinde, bir va'zı esnasında kendini dinleyen müsteşrik bir papaz konuşma bitince ellerine sarılarak: "Efendim, zat-ı alinizden 15 dakikalık bir görüşme rica ediyorum" diyor ve bu buluşmalarında ; kendisinin Arapçayı çok iyi bildiğini, Kur'an-ı Kerim'i tedkik ettiğini, bütün İsllam alemini gezip en meşhur ulema ile görüştügünü, Kur'an-ı Kerim'de bir mevzu hakkında kimseden doyurucu cevap alamadığını ifade ettikten sonra "Zat-ı alinizi dinlerken içimden bir ses bu müşkilimi ancak sizin halledebileceğinizi söyledi" der.O zat, " buyurun sorun" deyince, "Kuran-ı Kerim'de Cenab-ı Hak bir ayette, "emaneti ehlinin gayrına vermeyiniz" diye emrediyor ve İslamın Peygamberi de " emaneti ehlinin gayrına verirseniz kıyameti bekleyiniz" buyuruyorlar. Ve sonra başka bir ayette(Ahzab - 72) Cenab-ı Hak; "Allah emaneti bütün mevcudata arzetti, hukukunu yerine getiremeyiz diye onu yüklenmekten çekindiler ve onu insan yüklendi çünkü o çok zalim ve çok cahil idi" diyor. Allah, Allah olduğu halde nasıl olur da emanetini çok zalim ve çok cahil olana teslim eder ? "

     Şimdi, bu suale o zatın verdiği cevabı yine kendi eserinden nakl edelim: " Buradaki zulüm, zulm-ü memduhtur, adl'in mukabili olan zulüm değildir, Cehil de makbul cehildir, ilmin mukabili olan cehil değildir. O insan ki nefsinin kuvvetli zalimi oldu, Hak ve hakikatin gayrısının da cahili oldu, emaneti almak hakkına haiz oldu. Demek oluyor ki emanet-i ilahiyye; nefislerin hayrını ayağının altına alan, Hak ve hakikatten maadasına cahil olan insanda bulunuyor. Onun için emaneti kalb taşır, zira kalb mevzi-i nazar-ı Haktır. Sahib-i kalb olanda ancak Hz. İnsan'dır..

     Bunun üzerine o müşteşrik papaz, aldığı cevaptan çok memnun: "Efendim, evladınız yok mu ?" deyince o zat-ı ala " Henüz evli değilim " diyorlar. "Hayır, onu demek istemedim, sizin gibi zatların çocuğu etten, kandan olmaz, eseriniz yok mu ? demek istedim. Bu ilmi beraber mi götüreceksiniz, beşeriyetin istifadesine sunmayacak mısınız ?" diyor ve eserlerin yazılmasına sebeb oluyor.

     Bu fani alemden, Beka alemine geçtiğinde, bizlere muhterem zevceleri Fikret Hanımefendi'yi ve Hüseyin Ezan isminde edeb ü vefa ve fazilat timsali bir evlad bırakmış ve o mübarek zatdan da bugün Muhammed Şemseddin, Ali Akdes ve Ahmed Seccad isimlerinde erkek evladları ile Fatıma Nur Hadra isminde bir kız evladı dünyaya gelmiştir.

Hanedan-ı Ehl-i Beyt-i Mustafa'yı sevmeyen
Esfel-i süfliyyete nadan gelir nadan gider.

     Allah bizleri Resulünden ve evlad-ı Resul'den ayırmasın. Amin


UMRAN SELMAN
Ocak 1995- İstanbul