|
ALTINCI HUTBE
ALLAH VE LÂ'NET ŞANINDA OLANLAR KİMLERE LÂ'NET EDERLER
Elhamdü lillâhil hannânil mennân. Sâtiril uyûbi ve ğaafiriz zenbi
limen ileyhi yetûbü minezzünûbi vel ısyân. Hâlikıl halkı ğaniyyin
anil müşiyri vel a'vân. Ahraceküm min bütûni ümmehâtiküm lâ ta'lemûne
şey'en ve ce'ale lekümüs sem'a vel ebsâra vel ef'idete ve hüve kadiymül
ihsân. Evcedel külle bi'ılmih. Ve sayyerahüm tahte kahrihî ve hukmih.
Ve in min şey'in illâ yüsebbihu bihamdih. Fehüves sübbûhul müsebbihu
bikülli lisân.
(Ahmedühu) sübhânehu ve teâlâ ve etûbü ileyhi veşküruhû ve kad fâze
bişükrihiş şâkirûn. Ve eşhedü en lâ ilâhe illâllahü vahdehû lâ şeriyke
leh. El âlimü bimâ kâne kable en yekûn. Ve eşhedü enne seyyidenâ ve
nebiyyinâ mühammeden abdühû ve rasûlühû nebiyyün şürrife bihil enbiyâü
vel mürselûn. Sallâllahü aleyhi ve alâ âlihî ve ashâbihî salâten ve
selâmen dâimeyni mütelâzimeyni ilâ yevmi yüb'asûn.
Hamd ü senâ: İki yüzlülere, Âhiretde lâ'net eden, onlara yüz vermeyen
Allah'a mahsusdur. O'na hamd ederiz.
Salât ü selâm : İmâmü'l-Enbiyâ'ya, Âl'ine mahsusdur. Salât ü selâm
eyler, şefâatleini dileniriz.
Ey kitâbullah'ı sertâc-ı ibtihâc edenler! Kur'an-ı azamet-unvanda
buyuruluyor
Ki :
[İnnelleziyne yektümûne mâ enzelnâ minel beyyinâti vel hüdâ min ba'di
mâ beyyennâhü linnâsi fiylkitâbi ülâike yel'anühümullahü ve yel'anühümül
lâinûn.]
Nazm-ı kerîm'in meâl-i âlîsi :
<< Beşeriyyetin ; zulmetden nûra çıkabilmesi içün inzâl etdiğimiz
beyyinâtı, evet insanlar içün ayni hidâyet olan âyetleri, biz kitabda
nâs'a apaçık beyân etdikden sonra; bu hakikatleri bilip de gizleyenlere,
îcâb etdiği zaman söylemeyenlere, neşretmeyenlere, söylenmesine, neşrolmasına
mâni' olanlara, yâhud tahrîf edenlere, Hakk'a yaklaşmak isteyenlere
engel olanlara, insanların îmânının katline sebeb olanlara; işte Allah
onlara muhakkak lâ'net eder. Allah lâ'net etdiği gibi, lâ'net şânında
olanlar da, lâ'net eder.>>
Ey inananlar !
Makaam-ı insâniyyete kadem basan kimsenin, şu âyet-i kerîmenin huzurunda
tir tir titrememesine, sözlerini, hâllerini, işlerini sıkı bir süzgeçden
geçirmemesine imkân yokdur.
Demek oluyor ki: Cenâb-ı Hak; hak ve hakikati gizleyenleri; abdiyyet
rütbesinden soyarak huzûr-ı cemâl-i ilâhîsinden kovuyor.
Şunu iyi biliniz ki:
Beşerin gerek maddî, gerek ma'nevî gerilemesinde en büyük âmil: Aklı
erenlerin hak ve hakikati gizlemesi; yâhud onu nefislerinin ahkâmına
uydurmak içün tağyîr ve tahrîf etmeleri olmuşdur.
Bu hâl de, beşerin felâketini mûcib olduğundan, Cenâb-ı Hak o kimseye,
cezanın en ağırını veriyor da, kendisi, huzûr-ı cemâl-i sübhânîsinden
tard etme hakkını veriyor, bu sûretle insanlık âleminden ayırıyor.
Şimdi, acaba: Selâmet-i fıtriyye üzerine doğan ve şânında :
[ Ve lekad kerremnâ benî âdeme ]
diye buyurulan bir kimsenin böyle bir gadaba uğramasından daha acı
bir şey var mıdır.
Kardeşler!
Hak ve hakikatı saklamak, tağyîr ve tahrîf etmek, bâtıla doğru koşmak
ne vakit olur bilirmisiniz ?
Menfaat, fazîlete tercih edildiği, yaradılışdaki gaaye duyulmadığı,
insan, kendisinin unutulup, mühmel bir vaz'iyyetde kalacakmış zannının
gelmesi, konuşturanın, bir gün kendisiyle konuşacağına îmân etmemesi,
bu âlemin bir geçit olduğunun farkında olmaması, her zerrede Hakk'ın
vücûdünün varlığını kalb gözü ile görmemesi, << ben yaşayayım
âlem ne olursa olsun, en çalış, ben yiyeyim >> aşağılık fikrinin
kendisine gelmesi ile olur.
Daha daha: Kabrin dışının; bir ibret arsası, içinin de hasret dumanı
ile dolu olduğunu temâşa etmemesi, nihâyet kendisinin âciz olduğunun
farkına varmamasıyla olur.
Dikkat edin !
Âciz kime derler bilir misiniz:
Nefsine, hevâsına mağlûb olana denir.
Şunu bilin ki: Bir lisan ki; hak ve hakikate tercemân olmaz, vazifesini
su'-i istîmâl etmiş olur. Evet, kim ne derse desin, sözün doğrusu
durup dururken hilâfını söylemek; kelime-i şehâdete karşı âdetâ kelime-i
küfür söylemek kabilinden olur. Doğru olan kimse; bütün mevcûdatda
Hakkın varlığını görür, hiç kimseye kötülük etmez, elinden hiç kimseyi
incitmeklik gelmez. Dînin de hakikatının hulâsası budur.
Burada Resûl-i Ekrem'in bir fermân-ı Ahmedîsini söylemeden geçemiyeceğim
:
Resûl-i zîşân efendimize sordular: << Yâ Resûlâllah' Mü'min
zinâ eder mi ? >>
<< Yakışmaz amma edeni bulunur. >>
<< Yâ Resûlâllah! Mü'min yalan söyler mi ? >>
<< Hayır.. hayır .. >> buyurdular.
Şu emr-i peygamberînin inceliğini herkesin irfânına terk ediyorum.
Sonra, hak ve hakikati ketmetmek, mahz-ı hidâyet ü inâyet olan Hakkın
emirlerini kabûl edip tahsîn etmemek aklın kabûl edeceği bir şey midir
?
Hergün dâr-ı âhirete gidenleri teşyi' ediyor, onları ebedî istirahatgâhlarına
götürüyor, masasız, kasasız, rütbesiz, yataksız, hepsi amellerine
sarılmış oldukları hâlde kara toprak altında bırakıyoruz. Orada tek
ü tenhâ kalıyorlar.. işte o fânîlerin hâli, ne kadar rikkatengiz,
ne kadar ibretâmiz değil midir ? Tanımadıkları bir âleme sefer etmişler,
sevdiklerinden ayrılmışlar, üç günlük iğreti hayâtın ağır gaflet uykusundan
uyanmışlar, işi anlamışlar amma, iş işten geçmiş, esbâbı; tedârik
ve telâfi elden çıkmış.. nâz u naîm ile beslenmişlerken yatakları
yastıkları kuru toprak olmuş, vaktiyle güvendikleri bütün iğreti mallarını
bırakmışlar..
Neye muhtaclar şimdi bilir misiniz ?
Allah'a takdîm edebildikleri hayırlı amellerine, hak ve hakikatden
meydâna getirebildikleri meyvalarına ..
Evet, o, tenkinây-i vahşetde, amellerinin cezalarına ma'ruz oldukları
hâlde neşr olacakları günün gelip çatmasını bekliyorlar..
Bu ahvâl, intibâha bâis olacak şeylerden değil midir ? İnsân içün
bundan daha ziyade ibret alınacak ne vardır ?
Ey ehl-i tevhıd!
Ferdâ-i mahşerde aman: Bugün Allah'dan korkan içündür. Allah'dan korkan
da hak ve hakikati gizlemez.
Evet << Aman >> : Fânîyi bâkîye satan içündür. Hilâfına
hareketde bulunan aldanır, ömür sermâyesini nâhak yere tüketir, sonra
da eli boş kalır.
Ey hakikat dostları!
Bir toplantı yeri var : Âlem-i Meâd. Orada kurulacak bir mahkeme var:
Mahkeme-i dâd. Onun tek hâkimi Allah !..
Hulâsa, âhiret yamandır, yaman ..
Mazhar-ı sırr-ı celâl olan yevm-i cezânın korkusundan enbiyâ u mürselîn,
melâike-i mukarrebîn bile tir tir titrer. Tecellî-i celâl-i ilâhîye
karşı kimde tâb u tâkat kalabilir? Bununla beraber bize: ' Rahmetim,
gadabımı sebk etmişdir ' kerem-i sübhânîsinde bulunan Allahımızın
geniş rahmeti karşısında boynumuzu büküyoruz.
Yâ Mennân ! Keremine sığındık. Şu âna kadar irtikâb etdiğimiz seyyiâtı
hasenâta döndür, bizi Muhammedî getirdiğin gibi Muhammedî götür.
Ey bize konuşma hakkını veren, konuşturan yegâne Hâlikımız !
Bizi doğru konuşturt. Lisânımızı hak ve hakikate tercemân kıl.
Yâ Rabbi !
Resûl-i Hâşimî hakkı içün; bizim kalblerimize rikkat, muhabbet, adâlet
ihsân eyle ..
Birbirimizi çok sevelim.. âh almadan yaşayalım.. zaîflerimize merhametli,
büyüklerimize hürmetli olalım. Âdemiyyete hizmet edelim. Maddî, ma'nevî
terakkîlerle kâm alalım.
Yâ Tevvâb !
Sen; kuluna tevbe yolunu öğreten Hâlıksın. Huzûruna çıkabilecek yüz
ihsân eyle. Sevdiklerinin yanına sok.
Bizden ikdâm, senden ikbâl ..
[ Elhamdü lillâhi vahdeh vessalâtü vesselâmü
alâ men lâ nebiyye ba'deh. ]
( İnnallahe ve melâiketehû
yüsallûne alennebiyyi yâ eyyühelleziyne âmenû sallû aleyhi ve sellimû
teslîma. )
( Allahümme salli alâ muhammedin
ve alâ âli mühammedin kemâ sallayte alâ ibrâhiyme ve alâ âli ibrahiyme inneke
hamiydün meciyd. )
( Allahumme bârik alâ mühammedin
ve alâ âli mühammedin kemâ bârekte alâ ibrâhiyme ve alâ âli ibrâhiyme inneke
hamiydün meciyd. )
(İnnallahe ye'müru bil'adli
vel'ihsâni ve îtâizilkurbâ ve yenhâ anil fahşâi vel münkeri vel bağyi
ye'ızuküm le'alleküm tezekkerûn. )
|